Belki diye diye
Denize bakıyorum, martıların suyun içinde kendilerini akıntıya bırakışlarına, her dalga geldiğinde suyun üstüne çıkışlarına. Ada vapuru bağırıyor acı acı, kapkara bir duman tüttürüyor boğaza. Dalgalar her kıyıya çarptığında nefesim kesiliyor, bir martı bağırıyor kulağımın dibinde, nefesimi kesiyor. Bir karga bağırıyor kulağımın dibinde, nefesim kesiliyor. Denizdeki balıklar bakıyor bana küstahça, karada boğuluşuma, nefesim kesiliyor. Bir yarasa geliyor yanıma, “saat geç oldu,” diyor, “bu saatte ben uyumam. Unutma, sen yarasa değilsin.” Nefesim kesiliyor. Nefes almaya çalışarak zıpladım yataktan, ellerim boğazımda, nefesim kesilmemiş, boğulmamışım. Başucumda bir bardak su, bir tablet ilaç ve bir tane kalp şeklindeki pembe renkli kağıtta not; “kabus görürsen diye…” Şiirlerimi yazdığım not defterimin açık sayfasında yarım bıraktığım ve yerini beğenmemiş bir şiir bakıyor bana;
“Avuçlarımda biraz çizgi, biraz tütün
içimde biraz hüzün, hayata küsüm
aynaya bakmaya yok yüzüm
güzelim, bunların hepsi bir bütün.”
Beyoğlu’nda güneşli bir gündü. Her zamanki gibi İstanbul’un kuru soğuğuna hiçbir faydası olmayan, bir eli kapıda ve akşama doğru batmayı bekleyen bir güneşli. Çerçeveci Cemil abinin dükkanına girdim, çay söyledi. Bir çerçeve takıldı gözüme, kenarlarını maviye boyamış, pek huyu olmadığı için şaşırıp ne olduğunu sordum, “belki güzel bir fotoğraf koyarsam diye,” dedi umutlu ama bıkkın bir tonlamayla. “İnşallah abi,” dedim. O çerçeve onun yarın beşinci biradan sonra gözüne batar, kaldırır atar da bir kenara neyse diye düşündüm. Çektiğim fotoğrafları satmak için yapmasını istediğim çerçeveden iki tane yapmıştı, onları siyah çizgili dandik bir poşete koydu, “ne yapacaksın bunları?” dedi, “Salpa Sahaf’a götüreceğim,” dedim, “belki satarsa diye.” “Al emanetlerini,” dedi, elimi cebime attığımı görünce de “siktir git önce fotoğrafları sat, satarsan eğer ödersin hadi yallah,” diye ekledi babacan bir tavırla. Gülümsedim, gülümsedi, “Hakkı’ya selam söyle,” dedi, “eyvallah,” diyip çıktım.
Anlamsız beton yığınına dönmüş Taksim’de bir tarafımda Gezi’ye, bir tarafımda bir evsize, bir tarafımda mutlu sevgililere, bir tarafımda paraları bizden kırk kat daha değerli olan ve Beyoğlu’nu bütün kaygısızlıklarıyla keşfetmeye çıkan turistlere baktım. Dünyada yapayalnız kalmış gibi hissediyordum. Beyoğlu’nun ortasında dilimden anlayan, ahvalimden, evhamımdan anlayan bir kişi bile yokmuş gibi. Yıllarımı geçirdiğim bu yere herhangi bir turistten çok daha fazla yabancı gibiydim. Taksim’deki kargo şubesinde çalışırken her gün biraz uygun fiyatlı çorba içip tost yediğimiz Cemal abinin dükkanına girdim, “Naber Emir bey?” dedi, kargodan çıkıp plazada çalışmaya başladığımdan beri benimle dalga geçmek için bey eklerdi ismimin arkasına. “Şu arapça tabelaları kaldır da şurda bir fotoğraf sergisi düzenleyelim. Zaten ramazanda dükkanı da açmıyorsun yemek yemeyelim diye,” dedim gülerek, “ver bir günlük ciroyu dükkan senin,” dedi gülerek. Benim kişisel sergi açma hayalleri yine şakayla karışık kendimi ciddiye almayan bir hayalden öte gitmedi. Tatsız bir mercimek çorbası içip yemek kartımla ödedim, Taksim’de de olsak çay burada bize ikramdı, kapının önünde bir çay ve sigara içip Cihangir’e doğru yürümeye başladım. Yolda belediyenin mobil çorba dağıtım noktasının önünde bekleyen evsiz bir adam gördüm, “saat daha erken,” dedim, “akşam sekize doğru başlıyorlar dağıtmaya.” “Belki erken açarlarsa diye…” dedi. Her zaman çorba içtiğim Hicret’e götürdüm onu. Aslında çok param yoktu ama bir çorba ısmarlamakla daha da fakir olamazdım. Hem zaten belki Yusuf usta beni bilir, belki de para almaz diye…
Taksim ilkyardımın yanından Cihangir’e indim, sahaf doluydu, içeride kalabalık yapmamak için müşterilerin dışarı çıkmasını bekledim, belki kitap alırlar diye… dükkana girdim, içeride bir Musa Eroğlu türküsü, “(…) girebilsen şu sinemde neler var, gülüp oynadığım ele garşıdır…” Ahmet abi yüzündeki aynı hayat yorgunluğunun çizgileriyle demleniyordu, “emiro hoş geldin,” dedi, “şu çerçeveleri bırakacağım abi sana, belki satar diye…” dükkandan çıktım, ellerim cebimde, kulaklığımda Kayra, Cihangir’in ara sokaklarında kahveci Cihan abiye “hayırlı işler abi,” diyerek kafelerde ve barlarda oturup gülüşen insanların önünden geçtim, sarı ışık yanan evlerin önünden, gidecek yeri olmayan kedilerin önünden, plakçı Kader abinin önünden. Yine Beyoğlu’nun ara sokaklarından, barların, gece kulüplerinin önünden, eğlenmeye çıkan insanların arasından roma parkına doğru elimde bir poşet en ucuz birayla yürürken yalnız bir Zeki Demirkubuz karakteri gibi hissettiğim cuma akşamıydı, denize doğru bakarken belki bu öyküyü bitiririm diye.