Hastane Bahçesi
Başım öne eğik, kıyıya oturdum. Avuçlarım betonda, çamurlu ayakkabılarıma ve altındaki suya bakıyorum. Dalgalar kıyıya vuruyor, bir tane daha, bir tane daha… deniz hırçınlaşıyor, dalgalar yükseliyor, tam kalkacağım, deniz boyumu aşıyor, tam ayaklanıp kaçacakken, suratıma çarpan suyla uyanıyorum. Karşımda kıvırcık ve kısa saçlı bir kadın, hemen göğsünün üstündeki isimliğinde Türkü yazıyor. Elinde iki tane plastik bardak su, anlamsızca bakıyor.
“Affedersin, uyandıramadım da…”
Doğruldum, aynı banktayım. Onu bu hastanenin yoğun bakımına yatırdıkları akşam, doktorun “sabahı görmesi çok zor,” dedikten sonra hastaneden çıkıp, bahçesindeki “napıcam şimdi ben?” diyip sabaha kadar onun haberini beklediğim bankta. “Birkaç saat öncesini hatırlıyor musun?” Dedi Türkü, bir sağa bir de sola kafamı salladım. “Onu burada aramaya gelmişsin,” dedi, “bağırdın çağırdın, güvenlikler seni dışarı çıkardı. İkna olmadın burada olmadığına. Sonra baktım sistemden, buradaymış da… üç ay geçmiş üzerinden.” Kafamı salladım biliyorum mahiyetinde, ağzımdan çıkacak hiçbir kelimeye güvenmiyordum çünkü. Yoksa ben bilmiyor muyum bu siktiğimin yerinde olmadığını diye bağırmak geldi içimden, sustum tabii. Ellerimdeki kesikleri gizlemeye çalıştım, ama el işte, ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. “Ellerin biraz yanar, su sürme, geçecek.” Dedi, Utanmıştım. Çok zahmet çıkardım mı size diye sormak istedim ama soramadım, sanırım bazen susmak gerekirdi. Çünkü konuşsam bir şey sorulacakmış ve o soruya da verebileceğim bir cevabım yokmuş gibi. “Benim nöbete dönmem lazım,” dedi, suyu banka bıraktı, arkasını döndü, iki adım attıktan sonra “Türkü!” diye seslenmek istedim arkasından, tuttum kendimi, çünkü dinlediğim türkülerden daha güzeldi ismi. “Sağ ol,” diye seslendim arkasından, bana döndü ve acıyarak bakan bir tebessümle kafasını salladı. Muhtemelen rica etmiştir. Yine geri döneceğimi bile bile kalktım banktan. Çünkü hayat bazen böyleymiş, gidecek bir yer bulamadığında gidemediğin yerlere oturup kalmakmış. Gitmek istediğin insanları onları bıraktığın yerde aramakmış, bulamamakmış. Kendini bıraktığın yerlerden kazımakmış, kaldıramamakmış, hatta bazen düşmek bile düşmek değil, çakılmakmış. Adam gibi düşemedim bile şu sıra. Yüzmeyi öğrendiğini sandığın dalgalara kapılmakmış, boğulmakmış. Gidemediğin yere saçılmak, aklını kaçırmakmış. O burada yatarken, içeri girmesem de her gün hastanenin bahçesinde kavga ediyordum onunla. Uyansa, yanıma gelmemiş hayırsız derdi, oysa hiç oradan ayrılamadım. Öfkeliydim, çünkü o oradayken oraya gidebiliyordum, benim gidecek yerimi almıştı ölerek, benim kavgamı elimden almıştı. Ölmüştü, ben artık kiminle kavga edecektim? Öldüğünden beri kendimle kavga ediyordum ve kimse kimseyi alttan almıyordu.
Benim kavgamı, gidecek yerimi
Neden.
Birkaç saat nezarette kaldıktan sonra bıraktılar. Çağlayan karakolunun önündeydim, bir tarafım Taş ocağı caddesi, aşağı insem çocukluğum, bir tarafım o pansiyon, gitsem mezarlığım. Bir tarafım adliye, onun ardı yine hastane, kaçış yoktu. Adliyenin önünde kuş yemi satan bir adam gördüm, kuşlara yem atan bir babayla oğul, nere gidersem gideyim her şey her şeyi karşıma çıkaracaktı bu şehir, kaçışım yoktu. Kaçamadım. Mezarlık olmuştu bana bu şehir, her yerinde ölü bir hatıram vardı. Geçenlerde doktor B12'in çok zayıf, unutkanlık şikayetin yok mu diye sordu, var dedim. Hiçbir şeyi unutamıyorum, ne kötü. Biraz unutsam belki de hiç şikayetim olmayacaktı.